Zihinsel İşgale Karşı İlk Cephe: Siyasette Dilin Muhafazası ve Kavramların Namusu

Zihinsel İşgale Karşı İlk Cephe: Siyasette Dilin Muhafazası ve Kavramların Namusu

Dünya tarihine baktığımızda, büyük medeniyetlerin çöküşü sınır boylarında kaybedilen savaşlarla değil; merkezde, dilde ve düşüncede yaşanan yozlaşmayla başlar. Meşhur bir düşünürün, “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır” tespiti, aslında siyasetin de en acımasız kuralıdır. Hangi kelimelerle düşünüyorsanız, o kelimelerin ait olduğu dünyanın kurallarına mahkûm olursunuz. Bugün siyaset sahnesine, özellikle de dijital çağın hızına hapsolmuş siyasi söylemlere baktığımızda en büyük krizin “kelimelerin ruhunu kaybetmesi” olduğunu görüyoruz.

Günümüz siyasetinde dil; kitlelere ufuk çizen bir idealin taşıyıcısı olmaktan çıkmış, günlük polemiklerin, popülist sloganların ve rakipleri alt etmeye yarayan sığ bir “gürültünün” aracı haline gelmiştir. Gençliğin, özellikle zeka pırıltısı taşıyan ve hakikat arayışında olan yeni kuşağın siyasetten hızla uzaklaşmasının temel sebebi de bu gürültüdür. Saatlerce süren tartışmalarda tek bir dişe dokunur fikrin üretilmediği, içi boşaltılmış kelimelerin havada uçuştuğu bu plastik siyaset dili, aslında kitleleri uyuşturan bir zihinsel hapsetme aracıdır. Kendi kavramlarını savunamayan bir milletin, kendi vatanını savunması beklenemez.

Siyasette dilin yozlaşması tesadüfi bir süreç değildir; aksine küresel kültür emperyalizminin en sinsi silahıdır. Bizim medeniyetimize ait olan “adalet”, “hürriyet”, “millet”, “ahlak” ve “vatan” gibi ağırlığı olan, uğruna bedeller ödenmiş inançsal kavramlar, siyasi PR (Halkla İlişkiler) ajanslarının elinde basit birer oy toplama aparatına dönüştürüldüğünde en büyük yarayı ruhumuz alır. Kelimeler kutsiyetini kaybettiğinde, o kelimelerin temsil ettiği değerler de toplum nezdinde inandırıcılığını yitirir.

Bugün gençlere Batı’nın siyasi terminolojisi dayatılmaktadır. Kendi meselelerimizi konuşurken bile ithal kavramlar kullanıyor, Batılı düşünce merkezlerinin ürettiği “sağ-sol”, “muhafazakar-liberal” gibi bizim sosyolojimize tam oturmayan şablonlarla kendi insanımızı yargılıyoruz. Kendi kelimelerimizle düşünmediğimiz her an, zihnen sömürgeleşiyoruz demektir. Bir siyasetçinin, sadece gençlere şirin görünmek adına onların gündelik argosunu veya sosyal medya jargonunu iğreti bir şekilde kullanması, gençliğe verilmiş bir değer değil, aksine onların zekasına yapılmış bir hakarettir. Gençler, kendilerine benzemeye çalışan sahte figürler değil; inandığı doğruları tavizsiz ve asil bir Türkçe ile savunan şahsiyetli liderler aramaktadır.

Türk dili, binlerce yıllık devlet aklını ve İslam’ın mukaddesatını yoğurarak günümüze ulaşmış muazzam bir hazinedir. Kutadgu Bilig’den Orhun Abidelerine kadar bizim devlet geleneğimiz, sözün ağırlığı ve dilin namusu üzerine inşa edilmiştir. Bir siyasetçinin kullandığı dil, onun ufkunu gösterir. Sığ bir dille derin bir strateji kurulamaz. “Milli Muhafaza” şuuru, her şeyden önce Türkçemizi siyasi lümpenlikten, dijital çağın getirdiği kelime israfından ve Batı menşeli kavramsal işgalden korumakla başlar.

Netice olarak siyasette dil, bir vitrin süsü değil, davanın ta kendisidir. Bizler, inandığımız mukaddes değerleri ancak o değerlere layık, asil, temiz ve keskin bir dille yarına taşıyabiliriz. Kavramların namusunu korumak, vatanın namusunu korumaktır; çünkü sözün düştüğü yerde önce düşünce, sonra da devlet düşer.

Bugünün gençliği, kendisine “on beş saniyelik” videoların sığlığıyla hitap eden, hakikati algı operasyonlarına kurban eden bu yozlaşmış siyaset dilini elinin tersiyle itmek zorundadır. Bizim itirazımız, kelimelerin içinin boşaltılmasınadır. Yeni bir dünya, adil bir nizam ve tam bağımsız bir Türkiye inşa edilecekse, bu ancak kendi lügatini kaybetmemiş, tarihiyle barışık ve sözünün ağırlığını taşıyabilen asil bir siyasi dille mümkün olacaktır. Dilini muhafaza eden, kimliğini muhafaza eder; kimliğini muhafaza eden ise geleceğin oyun kurucusu olur.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir