Tribünlerin Sosyolojisi: Kitle Psikolojisinden Milli Birlik Şuuruna
Spor, bilhassa da futbol, günümüz dünyasında salt bir fiziksel rekabet veya boş zaman eğlencesi olmanın çok ötesine geçmiştir. Milyonları aynı anda sevindiren, aynı anda hüzne boğan; sınırları, sınıfları ve statüleri ortadan kaldıran muazzam bir sosyolojik güçtür. Gençliğin damarlarında akan o coşkulu enerjinin en somut şekilde dışa vurulduğu yerler tribünlerdir. Ancak bu devasa enerji, siyasetin ve küresel sermayenin elinde iki ucu keskin bir kılıca dönüşebilir. Bir yanda milleti aynı bayrak ve aynı marş etrafında kenetleyen birleştirici bir ruh, diğer yanda ise kitleleri uyuşturan, suni düşmanlıklarla birbirine kırdıran bir manipülasyon aracı vardır.
Muhafazakar ve milliyetçi bir perspektif, sporu reddetmek veya küçümsemek yerine; tribünlerdeki o saf enerjiyi, şuursuz bir fanatizmden çıkarıp milli bir duruşa tahvil etmeyi hedefler. Çarpık bir siyasetin spora bakışı, onu bir “oy deposu” veya kitleleri oyalayacak bir “afyon” olarak görmekken; şahsiyetli bir siyasetin hedefi onu ahlakın, karakterin ve omuz omuza vermenin talim edildiği bir er meydanı olarak kurgulamak olmalıdır.
Bugün stadyumlarda on binlerce gencin tek bir ses, tek bir yürek olması muazzam bir tablodur. Fakat kitle psikolojisi son derece kırılgandır ve çok kolay manipüle edilebilir. Yönünü ve gayesini kaybetmiş, sadece öfke ve aidiyet güdüsüyle hareket eden bir kalabalık, çok kolay bir şekilde yıkıcı ve tahammülsüz bir “dalgaya” dönüşebilir. Siyasi ve ekonomik mühendislikler, gençlerin bu aidiyet ihtiyacını sömürerek, onları birbirlerine karşı kışkırtmakta; aynı mahallenin çocuklarını, sadece tuttukları takımların renkleri farklı diye birbirine düşman etmektedir. Bu durum, küresel sistemin ve çıkar odaklarının en sevdiği tablodur; zira enerjisini tribünlerdeki suni kavgalara harcayan, öfkesini kendi kardeşine karşı tüketen bir gençlik, dünyadaki adaletsizlikleri, sömürüyü ve ülkesi üzerindeki asıl oyunları sorgulayamaz.
Oysa bizim inancımızda ve devlet aklımızda rekabet, düşmanlık demek değildir. Er meydanında kıyasıya güreş tutan pehlivanların müsabaka bitince birbirine sarılması, bizim spora ve rekabete bakışımızın özetidir. Bugün “endüstriyel futbol” adı altında dayatılan vahşi kapitalist sistem, sporu bir ahlak okulu olmaktan çıkarmış, her şeyin alınıp satılabildiği, başarı için her yolun mübah sayıldığı ruhsuz bir borsaya çevirmiştir. Şike iddiaları, haksız kazançlar, adaletsiz kararlar ve küresel sermayenin kulüpler üzerindeki tahakkümü, aslında dünyanın genelindeki o çifte standartlı ve sömürücü düzenin yeşil sahalardaki bir yansımasıdır. Zihinleri uyanık tutmayı hedefleyen “Milli Muhafaza” şuuru, yeşil sahalarda da adaleti savunmak, endüstriyel futbolun gençlerimizi yozlaştıran tüketim kültürüne karşı ahlaki bir barikat kurmak zorundadır.
Netice itibarıyla, spor ve siyaset ilişkisi, kitleleri uyuşturmak için değil, uyandırmak için yeniden kurgulanmalıdır. Z kuşağı dediğimiz bu dinamik nesil, enerjisini küresel markaların ve karanlık hesapların tribünlerde kurduğu o yapay tiyatroda tüketmemelidir. Bizim idealimiz, farklı renkleri desteklese de söz konusu vatan, mukaddesat ve adalet olduğunda tek bir yumruk gibi birleşebilen bir tribün sosyolojisi inşa etmektir.
Bizler, stadyumları birbirimize hakaret ettiğimiz, öfkemizi kustuğumuz arenalar olarak değil; milli birlik ve beraberliğimizin provasını yaptığımız, ahlaklı rekabetin ve kardeşliğin yüceltildiği alanlar olarak görmeliyiz. Yıkıcı bir kitlesel dalganın şuursuz birer parçası olmak yerine, haksızlığa karşı duran bilinçli ve şahsiyetli fertler olarak omuz omuza vermeliyiz. Gençlik, sporun o birleştirici gücünü kuşanarak, kendisini tüketim nesnesi ve holigan olarak gören sisteme en güzel cevabı yine omuz omuza vererek ve “önce ahlak ve maneviyat” diyerek verecektir. Kendi sahasında adil oyun ruhunu tesis edemeyen bir milletin, küresel arenada adil bir nizam kurması beklenemez.