Bir devleti ayakta tutan şey yalnızca sınırlarına dizdiği tanklar, kasalarındaki altınlar veya gökdelenlerle dolu şehirleri değildir. Bir devleti asıl ayakta tutan, vatandaşının omuzlarına çöken bir haksızlık karşısında “bu ülkenin hakimleri , savcıları var” diyebilme, devlete ve onun kurduğu nizama sarsılmaz bir güven duyabilme hissidir. Kadim devlet geleneğimizin en sarsılmaz düsturu olan “Adalet mülkün temelidir” ifadesindeki ‘mülk’ kelimesi, salt maddi bir zenginliği değil; doğrudan doğruya devletin bekasını, egemenliği ve kamusal düzeni temsil eder. Hukukun üstünlüğünün olmadığı, adaletin terazisinin şaştığı bir coğrafyada devlet, sadece organize bir güce dönüşür ve ruhunu kaybeder.
Bugün hakikat arayışında olan, haksızlığa karşı bir öfke duyan Z kuşağının siyasete yönelttiği en sert eleştirilerin merkezinde de bu “adalet” talebi yatmaktadır. Gençlik; hukukun, güçlülerin zayıfları ezdiği bir aparat, zenginlerin suçlarını örtbas eden bir kılıf veya siyasi rakipleri tasfiye eden bir silah olarak kullanılmasına tahammül edememektedir. Muhafazakar ve milliyetçi bir siyaset tasavvuru, hukuku Batı’dan ithal edilmiş kuru bir kurallar silsilesi olarak değil; inancımızın emrettiği, mazlumun ahını yerde bırakmayan mukaddes bir vicdan terazisi olarak görmek mecburiyetindedir. Hukukun işlemediği yerde siyaset biter, zorbalık başlar.
Hukuk ve siyaset ilişkisindeki en büyük tehlike, yargının siyasallaşması ve adaletin güce göre şekil almasıdır. Tarihimiz, hukukun bir intikam aracı veya siyasi mühendislik manivelası olarak kullanıldığı dönemlerde devletin nasıl uçurumun kenarına sürüklendiğinin acı örnekleriyle doludur. Yargı kurumlarının içerisine sızan, devlete sadakat yerine kendi grup, tarikat veya menfaat şebekesine itaat eden yapıların (geçmişte FETÖ örneğinde en karanlık yüzünü gördüğümüz gibi) hukuku nasıl bir terör ve kumpas aracına dönüştürdüğü hafızalarımızda tazedir. Bu nedenle “Milli Muhafaza” şuuru; yargının tam bağımsızlığını, liyakati ve yalnızca Türk milleti adına karar veren tarafsız bir hukuk düzenini savunmayı emreder. Adaletin kılıcı keskin olmalıdır; ancak bu kılıç, asla onu tutanların şahsi veya siyasi hırslarına hizmet etmemelidir.
Öte yandan, günümüz dijital çağında karşımıza çıkan bir diğer büyük kriz de “sosyal medya mahkemeleri”dir. Kurumsal hukuka ve adaletin zamanında tecelli edeceğine dair inanç zedelendiğinde, toplum kendi adaletini sosyal medyadaki linç kampanyalarıyla aramaya başlar. Bir insanın suçluluğu veya masumiyeti mahkeme salonlarında delillerle değil, Twitter’da açılan etiketlerle ve algı operasyonlarıyla belirlenmeye çalışılır. Bu durum, hukukun iflası ve dijital anarşinin ayak sesleridir. Oysa hukuk, anlık öfke krizlerine, kitle psikolojisine ve popülizme kurban edilemeyecek kadar ağırbaşlı ve kutsal bir kurumdur. “Geciken adalet, adalet değildir” gerçeğinden hareketle; devletin yapması gereken şey, sosyal medyanın yönlendirdiği değil, sosyal medyadaki yalan fırtınalarına dahi fırsat vermeyecek hızda, şeffaflıkta ve kesinlikte işleyen bir yargı sistemi inşa etmektir.
Bununla birlikte hukuku, sadece kendi iç meselemiz olarak da göremeyiz. Küresel çapta baktığımızda, Batı’nın dünyaya dayattığı uluslararası hukukun aslında ne kadar ikiyüzlü bir kurgu olduğunu gençlerimiz çok net bir şekilde görmektedir. Kendi çıkarları söz konusu olduğunda mangalda kül bırakmayan küresel güçlerin, mazlum coğrafyalarda (Filistin’de, Doğu Türkistan’da ve diğer kriz bölgelerinde) uluslararası hukuku nasıl ayaklar altına aldığı ortadadır. Bizim “Dünya beşten büyüktür” diyerek yükselttiğimiz siyasi itiraz, işte bu çifte standartlı Batı hukukuna karşı, evrensel ve ahlaki bir adalet arayışının feryadıdır.
Netice itibarıyla, şahsiyetli bir siyasetin varacağı nihai menzil adalettir. Fatih Sultan Mehmet’in, haksızlık yaptığı bir Rum mimar ile kadı karşısında eşit şartlarda yargılanıp hüküm giydiği o muazzam medeniyet ufkundan geliyoruz. Bizim inancımızda adaletin terazisi milim şaşmaz; haksızlık yapan makam sahibi de olsa, sıradan bir vatandaş da olsa hukukun önünde boynu kıldan incedir.
Bugünün gençliği, hukuk fakültelerini sadece statü kazanmak veya yüksek gelir elde etmek için değil; bu milletin vicdanını savunmak, devleti içeriden çürütecek her türlü yozlaşmaya karşı hukuku bir kalkan yapmak için tercih etmelidir. “Adil bir dünya” ideali, sloganlarla değil, ancak hakikati eğip bükmeyen, güce tapmayan ve kalemini satmayan cesur hukukçuların omuzlarında yükselecektir. Milli ve muhafazakar bir duruş, devleti mukaddes bildiği kadar, o devletin ruhu olan adaleti de mukaddes bilmeli; hakkın, hukukun ve liyakatin yılmaz savunucusu olmalıdır. Hukuku olmayan bir milliyetçilik, adaleti olmayan bir muhafazakarlık düşünülemez.