Mukaddesatın İstismarına Karşı Sahici İnanç: Siyaset, Din ve Samimiyet Sınavı

Mukaddesatın İstismarına Karşı Sahici İnanç: Siyaset, Din ve Samimiyet Sınavı

Din, Türk milletinin bin yıllık tarihsel yürüyüşünün manevi itici gücü, varoluşsal çimentosu ve en sarsılmaz ahlaki pusulasıdır. Ancak tarih bize göstermektedir ki; en büyük toplumsal yozlaşmalar, en derin kırılmalar ve devleti uçuruma sürükleyen ihanetler, dinin siyasete, şahsi menfaatlere ve dünyevi iktidar hırslarına alet edildiği dönemlerde yaşanmıştır. Bugün, hakikati arayan ve dayatmalara tahammülü olmayan Z kuşağı gençliğinin geleneksel dini yapılara mesafe koymasının veya farklı arayışlara girmesinin temel sebebi, dinin bizzat kendisi değildir. Asıl sebep; dini bir güç devşirme, zenginleşme ve kitleleri itaat ettirme aracı olarak kullanan yapıların sergilediği o korkunç ikiyüzlülük ve samimiyetsizliktir.

Siyasetin dini bir “oy deposu” veya kendi hatalarını örtecek bir “meşruiyet kalkanı” olarak görmesi, mukaddesata yapılabilecek en büyük suikasttir. Dini kavramlar günlük siyasi polemiklerin, ihale masalarının ve rant kavgalarının içine çekildiğinde, inancın o saf ve yüce ruhu yara alır. Gerçek ve şahsiyetli bir muhafazakarlık, dini siyasete alet etmek değil; tam aksine siyaseti dinin emrettiği yüce ahlakla, adaletle, kul hakkı hassasiyetiyle ve liyakatle yapabilmektir. Söylemde mukaddesatçı, eylemde pragmatist (çıkarcı) olan her siyasi anlayış, er ya da geç gençliğin vicdanında mahkûm olmaya mecburdur.

Bu noktada “Milli Muhafaza” şuurunun en cesur şekilde yüzleşmesi ve neşter vurması gereken mesele; din maskesi ardına saklanan, ancak özünde devasa birer menfaat şebekesine veya güç odağına dönüşmüş olan tarikat ve cemaat görünümlü yapılardır. Anadolu’nun İslamlaşmasında ve manevi değerlerinin canlanmasında tarihsel olarak çok kıymetli roller üstlenen dergah, tekke ve tasavvuf geleneği, modern çağın güç zehirlenmesiyle ne yazık ki ciddi bir sapma yaşamıştır. Bugün sözde maneviyat rehberi iddiasıyla ortaya çıkan pek çok yapının; holdingleşen, bürokraside kadrolaşmak için siyasi pazarlıklar yapan, ticari imtiyazlar kovalayan ve devlete alternatif bir “paralel sadakat hiyerarşisi” üreten seküler birer lobi haline geldiğini açıkça görmekteyiz.

Devlet aklı ve milli güvenlik perspektifi şunları emreder: Bir yapının lideri veya hiyerarşisi, mensuplarından devlete ve millete sadakat yerine kendisine mutlak itaat istiyorsa; devlet kurumlarında liyakati, bilgiyi ve ehliyeti değil de kendi grubuna mensubiyeti önceliyorsa, o yapı artık dini bir kurum değil, nizamı tehdit eden bir beka sorunudur. Yakın tarihimizde, milletin saf dini duygularını istismar ederek devletin kılcal damarlarına sızan, soru çalarak nesillerin hakkını gasp eden ve nihayetinde milletin tankını millete doğrultan ihanet şebekeleri, bu acı gerçeğin en kanlı ispatıdır. Devlette ortaklık, yargıda imtiyaz, orduda hizip olmaz. Kamusal alanda devletin kanunlarının ve milletin menfaatinin üstünde hiçbir “şeyhin”, “abinin” veya “kanaat önderinin” talimatı olamaz.

Bir siyasi parti, bir cemaat veya herhangi bir oluşum, kendini “dinin yegâne temsilcisi” veya “inancın kalesi” olarak konumlandırdığında, yaptığı her hatanın, karıştığı her hukuksuzluğun ve sergilediği her kibrin faturası doğrudan doğruya İslam’a kesilmektedir. Bu durum, dinin şahsına yapılmış en büyük zulümdür. Dinin siyasallaşması, inancı birleştirici bir ruh olmaktan çıkarıp, toplumu bölen bir kimlik siyasetine indirger.

Netice itibarıyla, bugünün zeki ve sorgulayan gençliği, din tüccarlarına bakıp mukaddesatından vazgeçmek yerine, o mukaddesatı istismarcıların elinden kurtaracak çelik gibi bir irade ortaya koymalıdır. Bizim reddettiğimiz şey yüce inancımız değil, inancımızı kendi iktidarı ve serveti için kirleten o ruhsuz zihniyettir. Genç nesil; Yaratıcı ile kendi arasına “aracılar” koyan, aklını, iradesini ve vicdanını birilerine ipotek eden edilgen bir kalabalık olmayı asla kabul etmemelidir.

“Milli Muhafaza” vizyonunun savunduğu inanç; kula kulluğu reddeden, aklı kullanmayı emreden ve adaleti her şeyin üstünde tutan sahici bir İslam anlayışıdır. Gerçek, asil ve tavizsiz bir muhafazakarlık; dini değerleri günlük siyasetin çamurundan korumayı, devlet yönetiminde liyakati esas almayı ve inancı bir siyasi sopa olarak değil, bir ahlak nizamı olarak yaşamayı gerektirir. Yüce dinimizi, onu dünyevi hırsları için kullanan menfaat şebekelerinin elinden kurtarıp yeniden vicdanların, aklın ve ahlakın tahtına oturtmak, bu genç kuşağın omuzlarındaki en büyük tarihi devrimdir.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir