Kökleri Olmayan Ağaç Meyve Vermez: Siyasetin Felsefi Temelleri ve Yeni Bir Anlam Arayışı

Bugün siyaset kelimesi, ne yazık ki pek çok gencin zihninde entrikaların, şahsi menfaat çatışmalarının ve içi boşaltılmış sloganların bir yansıması olarak canlanıyor. Ekranlarda saatlerce süren tartışmalar, birbirini alt etmeye çalışan figürler ve sürekli değişen ittifaklar, aslında çok derin bir krizin yansımasıdır: Anlam krizi. Siyaset, insanları ortak bir hedef etrafında toplama sanatıyken, bugün dünyayı saran Batı merkezli anlayışla adeta bir “şirket yönetimi” veya “kâr-zarar hesabı” seviyesine indirgenmiştir.

Kendi değerlerine, inancına ve milletine yabancılaşmayan bir gençliğin bu tabloya bakıp siyasetten soğuması son derece anlaşılırdır. Zira felsefesi, derinliği ve uhrevi bir amacı olmayan siyaset, ruhsuz bir bedenden farksızdır. Bizim reddettiğimiz şey devletin yönetimi değil; siyasetin, hakikat arayışından koparılarak sadece bir “güç elde etme” aracına dönüştürülmesidir. Eğer yeni bir dünya inşa edeceksek, işe önce siyasetin kaybettiği felsefi ruhu ona geri vererek başlamak zorundayız.

Batı’nın dünyaya dayattığı siyaset felsefesi, gücü elinde tutmak için her yolu mübah sayan pragmatist (çıkarcı) bir temel üzerine kuruludur. Makyavelist bir kazanma hırsıyla şekillenen bu sistemde, ahlak, adalet ve vicdan gibi kavramlar ancak işe yaradığı sürece değerlidir. Bugün küresel sistemde şahit olduğumuz çifte standartların, sömürü düzeninin ve zayıfı ezen mekanizmaların temelinde bu hastalıklı felsefe yatar.

Oysa bizim medeniyet kodlarımızda siyaset, basit bir “iktidar” meselesi değil, bir “nizam ve adalet inşa etme” sorumluluğudur. Bizim siyaset felsefemizin kökleri, Farabi’nin “Erdemli Şehir” (El-Medinetü’l Fâzıla) tasavvuruna, İbn Haldun’un medeniyet anlayışına ve nizam-ı âlem ülküsüne dayanır. Bizde devlet başkanı bir “yönetici” (CEO) değil, adaletin yeryüzündeki tecellisinin teminatıdır. Güç, baskı kurmak ve zorbalamak için değil, mazlumun hakkını korumak ve yeryüzündeki fitneyi engellemek için istenir.

Bugün gençliğin siyasette aradığı o “sahicilik”, işte bu felsefi temellere dönmekte gizlidir. Gençler apolitik değil; sadece kendisine sunulan bu çıkarcı, ruhsuz ve vizyonsuz siyaset sahnesine karşı “anti-pragmatist” bir duruş sergilemektedir. Felsefesi olmayan bir siyasi hareket, rüzgarda savrulan bir yaprak gibidir; yönünü popüler kültür, anketler ve geçici hevesler belirler. Oysa felsefi bir temele, bir inanca ve milli bir şuura dayanan siyaset, kökleri derinlere inen bir çınar gibidir; fırtınalar kopsa da yerinden oynamaz.

Modern çağın dayattığı anlamsızlık ve hiçlik (nihilizm) girdabına karşı, siyaseti yeniden “insanı kâmil” olma yolunda bir hizmet aracı olarak tanımlamalıyız. Kendi medeniyetimizin kavramlarıyla düşünemeyenler, başkalarının kavramlarında milli bilinçlerini yitirebilirler.

Netice itibarıyla, siyaset ve felsefe arasındaki bağı koparmak, bir milletin pusulasını kırmaktır. Bugün küresel ölçekte bir kültür ve kimlik erozyonu yaşanırken, bizi ayakta tutacak yegâne güç, fikri derinliğimizdir. Z kuşağı olarak adlandırılan, sorgulayan ve dayatmaları reddeden gençliğe sunmamız gereken şey ucuz siyasi polemikler değil; asırlardır bu toprakları mayalayan adalet, ahlak ve fazilet felsefesidir.

Zihinlerimizi Batı’nın maddeci kalıplarından kurtarıp, kendi öz kaynaklarımızla yeni bir siyaset dili ve felsefesi inşa etmek, bugün en az sınır güvenliğimiz kadar hayati bir “milli muhafaza” meselesidir. Kendi fikrini, kendi inancını ve kendi felsefesini siyasete egemen kılamayan milletler, er ya da geç başkalarının projelerinde figüran olmaya mahkûmdur. Siyaseti bir rant kapısı değil, bir “dava” olarak gören şahsiyetli nesiller yetiştirmek, ancak sağlam bir siyaset felsefesiyle mümkündür.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir